Üyelik tarihi: Apr 2007
Yaş: 38
Mesajlar: 1,519
Rep Puanı: 7001
İtibar Gücü: 39
|
Tarihi Efsaneler
Mimar Sinan'dan Mektup Var
Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii'sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.
Hemen Türkiye'nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bölmede, üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş.
Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan'ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış. "Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Heyet Sinan'ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı'nda saklanıyormuş.
Çin Kılıcı İpeği Keser
Çinliler en güçlü zamanlarında düşman bir devletle savaşa girmişler. Çok çetin bir savaş olmuş. Bir ay, iki ay derken 5 bin ölü verip 50 bin kişiyi öldürmüşler. Yaklaşık bin kişiyi de esir almışlar. Bu bin kişinin ellerini arkadan bağlayıp bağdaş oturur vaziyette açık bir meydana dizmişler.
Eski devirler. Düşman gururluymuş taabi. Elleri arkada bağlı olmasına rağmen başlarını eğmeden ve konuşmadan dimdik oturuyorlarmış. Bir gün, üç gün derken tam bir hafta geçmiş. Ne Çinliler meydandakilere dokunmuş, ne de mağrur düşman askerleri Çinliler'e bir şey sormuş. Sonunda esir askerlerin en üst rütbelisi dayanamamış; kendilerini izlemekte olan komutana dönüp, ''Bir haftadır aç, susuz, gece, gündüz, sıcakta ve soğukta bize vereceğiniz cezayı bekliyoruz. Ama siz cezamızı verirken bile bir Çinli gibi davranıyorsunuz. Bize işkence ediyorsunuz. Artık ne yapacaksınız yapın'' demiş.
Çinli komutan vakur bir edayla, ''Sizin cezanız tutsak alındığınız ilk gecede verildi'' demiş. Bunun üzerine meydandaki bin kişi, utançla başını ilk defa önüne eğmiş ve kelleleri düşüp meydanda yuvarlanmış.
Bol Yumurtalı Camii
Dönemin padişahı Sultan II. Selim, Mimar Sinan'a şanına yakışır bir camii inşa etmesini buyurmuş. Sinan hemen kolları sıvamış Selimiye camisini yapmaya başlamış. Temeller kazılmış, iskeleler kurulmuş. Çalışmalar sürerken Mimar Sinan bir gün elinde bir yumurtayla çıkagelmiş. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyormuş, aklından hesap yapıyormuş gibi bir hali varmış. Sonra eğilmiş ve yumurtayı inşaat kumuna kırmış ve başlamış karıştırmaya.. Görenler şaşırmış tabii.
Bir müddet sonra "Tüm inşaatta bu harcı kullanacacağız" diye buyurmuş. Sırf bu harç olayı için Edirne Karaağaç'ta bir çiftlik kurdurtmuş. 30.000 tavuğun her gün düzenli olarak yumurtaları toplanıp kumla ve kille karıştırılıp camide kullanılmış.
İnşaat hızla ilerliyormuş. Ama Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar, ama Mimar Sinan'ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş. Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş: "Tez getirin Sinan'ı" diye buyruk çıkartmış. Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir tiriyor, Selim'in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim "anlat" demiş sadece, gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu cellatın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin, temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş: "Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu" demiş. Sultan Selim, eliyle cellata dur işareti vermiş ve Mimar Sinan'ın dehası karşısında diyecek bişey bulamamış.
Perçinci Efe
İzmir dağlarında dolaşan bir efe varmış. Çok mert, namuslu bir adammış. Bi tek kötü özelliği varmış: Bu adamcağız çok sık susar, susadığı zaman da gözü başka bi'şey görmezmiş. Günlerden bi gün efemiz dağlarda gezerken yine susamış. İçecek bi'şeyler ararken, sağdığı sütleri pazara satmak için götüren bir köylüye rastlamış.
Köylüye, "Yanında içecek bir şey var mı?" diye sormuş. Bizim zavallı köylü az önce matarasındaki son damla suyu içtiğini söylemiş. Bunun üzerine, "Güğümde ne var?" diye sormuş efe. "Süt" cevabına çok sevinmiş. Fakat ne yaptılar ne ettilerse bi türlü güğümün kapağını açamamışlar. Efe köylüye, "Açıl bakalım hele biraz" demiş. Tüfeğini doğrultup güğüme nişan almış. Öyle bi atış yapmış ki, güğümün sadece bi tarafını delmiş. E diğer tarafı da delecek olsa güğümü taşıyan eşek yaralanırmış. Efe açılan delikten kana kana süt içip sussuzluğunu gidermiş.
Bizim köylü akan sütü nasıl durduracağını bilememiş. Ne tıkadıysa süt akmaya devam ediyormuş. Efe bir müddet köylüyü izlemiş; sonra bi kez daha gök gürültüsü gibi sesiyle köylüye seslenmiş: "Hele bir kez daha çekil bakalım!" Köylü kenara çekilince efe nişan almış ve bi kez daha marifetini göstermiş: Az önce açtığı deliği tek kurşunla kapatmış. Ama kapatmak ne kelime, kurşun güğümün üzerinde resmen perçin olmuş. Köylü mutlu, efe gururlu, ayrı ayrı yönlere devam etmişler. Bu olaydan sonra efenin namı "Perçinci Efe" olarak yürümüş.
Osmanlı Taktiği
Osmanlı döneminde savaşa gidilirken, ülkede ne kadar deli ya da görünüş bakımından eli-ayağı bozuk, gulyabani tipli insan varsa hepsi toplanır ve ordunun en ön sırasında, düşmanın üzerine yürütülürmüş. Amaç, düşmanın psikolojisini bozmakmış.
Bi sonraki sırada ise, (affınıza sığınarak söylüyorum, ama anlatanlar hep böyle söylüyo) "daltarrak" denen adamlar bulunurmuş. Bunlar ise, saraya ufak yaşta alınan gayrı müslüm çocuklarıymış. Küçüklüklerinden itibaren sadece pirinç ve hamur işleriyle beslenip izbandut gibi olmaları sağlanırmış. Bi yandan da, her gün yağlı elleri ile mermer tokatlayıp idman yaparlarmış. Böylelikle elleri sağlamlaşır, beton gibi olurmuş. Zaten mermeri tokatlayarak kıramayanı da savaşa götürmezlermiş.
Bu daltarraklar savaşta gürz-kılıç filan kullanmayıp, düşman askerlerinin beyinlerini tek tokatla, (herhalde "Osmanlı tokadı" lafı da burdan geliyo) dışarı çıkartırlarmış. Düşünün, adamın kafasında miğfer var ve bi vuruşta kafa miğferle birlikte dağılıyo. Bu hikayeden de, Osmanlının bunca yeri nasıl fethettiği anlaşılıyo zaten. Hey gidinin koca ecdadı be!
İlk Metroyu Biz Yaptık
Aslında dünyanın ilk metrosu bizim Karaköy’deki tünelmiş. İstanbul’un işgalinde Fransızlar, İngilizler falan tüneli görüp fikrimizi çalmışlar. “Biz bari bunun büyüğünü yapalım” deyip şimdiki metroları kurmuşlar. Zamanında metronun telif hakkını alabilseymişiz bugün Avrupalının, Amarikalının ayağındaki donu bile alabilirmişiz.
Çarlık döneminde Rusya’da yamyamlık serbestmiş. Hatta Leningrad’da vitrinlerinde kancalara asılı çocukların olduğu onlarca kasap varmış.
Eski zamanlarda çift sayılar uğursuz diye bilinirmiş. Aslında 1001 gece masalları normalde 1000 taneymiş ama uğursuz sayı olmasın diye bi tane daha ekleyip 1001 yapmışlar.
Külkedisi masalının orjinalinde kızın ayakkabısı camdan değil tahtadanmış. Ama Fransızca’dan İngilizce’ye ilk çevrildiğinde yanlışlıkla cam diye çevrilince öyle kalmış ve bütün dünyaya da öyle yayılmış.
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” (Kimin söylediği belli değil ama bilinen şu ki; Marie Antoinette hayatı boyunca böyle bir laf etmedi.)
Bodrum kalesinde (müzesinde) sergilenen paha biçilmez Karya Prensesi tacını zamanında Barlar Sokağı'na su borusu döşeyen ameleler bulup müzeye teslim etmiş.
__________________
LÜTFEN ACILAN KONULARA DUYARSIZ KALMIYALIM YAZACAGINIZ HER YAZI O KONUYU DAHA DEGERLI YAPACAKTIR <<<===Torrents Olarak Dosya İndirme===>>>
|